23 Haziran 2016 Perşembe

Bir anda esti...

Öyle bir anda esti işte, bilgisayara bakarken kendimi bir anda blogumun başına geçmiş yazarken buldum.
Vallahi hiç içimden gelmiyor artık blog yazmak.
O heves yok.
İlk zamanlar nasıl bir şevkle her yaptığım şeyin fotoğrafını çekip bir de üşenmeyip altına yazılar yazıyormuşum kendime şaşıyorum.

Şimdi şu iki satırı yazmak zor geliyor.
Instagramın bunda etkisi çok büyük.
Tam tembel insan işi, fotoğraf çek, paylaş, bitti.

Bir de snapchat var artık. 
Ben de eksik kalmadım :D 
Eklemek isterseniz Snapchat kullanıcı adım: aliceteacup1




Bu da snapchat kodum




Snapchat paylaşımlarımdan biri. 
Böyle fotoyu düzenlemeye, efekt vermeye, yok etraf düzgün olsun diye uğraşmaya gerek kalmadan anlık fotoğraflar çekmek hoşuma gidiyor.
Bir de snapchat te fotoğraflarınız videolarınız sadece 24 saat duruyor ya o da güzel, sonradan silmeyle uğraşmıyorsun. 
Instagramda bazen fotoğraf siliyorum ben, ya görsel bütünlüğü bozduğu için ya da paylaştığıma pişman olduğum için.
Evet paylaştığıma pişman olduğum şeyler çok oluyor.
Politik hiçbirşey göremezsiniz mesela benim instagram hesabımda.
Sinirim bozuluyor çünkü, polemiğe girmekten hoşlanmıyorum
Zaten politik bir görüşüm de yok, siyasetten hiç haz etmiyorum.

Bazen sadece o an birileri görsün, biriyle paylaşayım istiyorsun bişeyi, ama o kalıcı olmasın istiyorsun, işte snapchat bu anlar için çok güzel. 

Instagram hesabıma, bloguma bakıp eskileri incelediğimde ne çok değiştiğimi fark ediyorum.
Muhakkak size de oluyordur.

Bir kere burası beni çok değiştirdi o kesin.
3 yıl önce buraya gelen ağlak zırlak, güçsüz, kararsız, şaşkın ve korkak insan değilim artık.
Gurbet galiba insanda böyle bir etki yapıyor.
Vatanından ayrısın ya, içine, özüne dönüyorsun, kendinle başbaşa kaldığında ama gerçekten başbaşa kaldığında, içindeki o sesini duymadığın dinlemediğin ne zamandır sana seslenen o insana bir dönüyorsun, aslında onun gerçekten sen olduğunu anlıyorsun.

Çok mu felsefik oldu? :)
Hayır, eski neşemden bişey kaybetmiş değilim çok şükür.
Sadece sanırım biraz daha tevekkül etmeyi, altından kalkamadığım, kontrol edemediğim (neyi kontrol edebiliyoruz ki aslında?) işleri Allah'a bırakmayı öğrendim.

Zararın neresinden dönsen kardır, değil mi?

Bunun dışında, değişen birşey var mı hayatımda diye düşünüyorum.
Sağlıkla ilgili birkaç sorunum oldu, ameliyat vs geçirdim. Çok şükür iyiyim.

Özlemlerim çok oldu, ananem rahatsızlandı, ciddi bir ameliyat geçirdi o da, ölümlerden döndü.
Çok şükür ki Allah onu bize bağışladı. 

Tabii uzakta olmanın en kötü yanı bu, istediğin an atlayıp gidemiyorsun, sevdiklerin de sen uzaktasın diye sen üzülmeyesin diye herşeyi anlatmıyorlar. 
Böyle birşey gurbet. 

3 yıl oldu, hala her Türkiye dönüşünde burda ne işim var amerikada ne yapıyorum ben niye geldim diye kendime soruyorum. 
En geç 1 ay içinde düzeliyor ama oraya gitmek beni epey sarsıyor.

Geçmişi çok hatırlıyorum orda, belki de nedeni bu.
Şöyle yapardık, şuraya giderdik, ah o günler, vah o günler diye diye hüzünle geçiyor.
Tabii çok eğleniyorum, ailemle arkadaşlarımla o ayrı konu.

Ama işte sayılı zaman çabuk geçiyor. Evin işin nerdeyse hayatın da orada. 
Derken gün geliyor ve evine dönüyorsun.

En büyük sorunum şimdiki zamanda yaşayamamak.
Hep ama hep geçmişi hatırlıyorum, hep geri gelsin o zamanlar ama benim şimdiki aklım olsun istiyorum.
Mümkün mü böyle birşey? Ne kadar saçma olduğunu bilsen de işte bazı insanlarda böyle bir takıntı var, ben de öyle biriyim galiba.

Ama biraz daha yenmeye başladım bu psikolojiyi. 
Yine Amerika'nın bana kattıkları diyeceğim, kızmayın :) 

Bugünü yaşamak lazım, geçmişi güzellikleriyle hatırlayıp bir kutuya kaldırmak lazım, o kutunun kapağını zırt pırt açmamak lazım, o kutuyu ücra bir köşeye kaldırmak lazım....

Ne demiş Mevlana?

'Her gün bir yerden göçmek ne iyi.
Her gün bir yere konmak ne güzel.
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş.
Dünle beraber gitti, cancağızım,
ne kadar söz varsa düne ait.
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.'



Öyle işte...
Şu arkadaş katıldı hayatımıza :)
Burda Amerikalı bir komşu teyze var, sokakta bu pisiyi besliyordu bir gün.
Ben de ne zamandır sevmek istiyordum ama burdaki sokak kedileri Türkiyedekiler gibi sırnaşık değiller, hemen kaçıyorlar.

Birgün bu teyzeyi bu kediyi severken görünce çok şaşırdım, yanına gittim.
Onun yanındayken bana güvendi, sevdirdi kendini.
Şimdi her gün eve geliyor, mama veriyoruz, seviyoruz, hatta o kadar arsız oldu ki yatağımızda bile uyuyor :D Sabahın 4'ünde insan gibi kapıyı çalıp beni içeri alın diyor!

Çooook tatlı! Komşu teyze bu kediciğe 'Zachar' diye bir isim vermiş. İncil'de erkek demekmiş galiba.
Benim hoşuma gitmedi ama yeni bir isim de bulamadık ona.
Hiçbir ismi yakıştıramıyoruz çok seviyoruz :)

Ben de hep oğluşum, aşkım diyorum bakıyor şapşirik :)




İstanbul'daki evimin mutfağından. Tatile geldiğimde çekmiştim.




Yine İstanbul'daki evden, kütüphanem. 




Babamlarla Florya belediye tesislerine yemeğe, kahvaltıya gideriz sık sık.
Bu kitap da kayınpederimin değerli hediyesi. 
Kayınpederim edebiyat, şiir çok sever, çok kitap okur çok değerli bir insandır.
Onunla sohbet etmek çok zevklidir, bilmediği şey yok gibidir.

Dini konularda da bana çok yol göstermiştir, kültürel konularda da çok hoş sohbetlerimiz olmuştur.
Bir sohbetimizde ben Cahit Zarifoğlu'nu okumayı ne kadar istediğimden bahsetmiştim, sağolsun unutmamış gidip bu kitabı hediye almış bana.
Çok mutlu oldum. 
Allah başımızdan eksik etmesin seni babacım.




Milyon yıldır bitiremediğim battaniye..
Az kaldı ama artık bana fenalıklar geldi!
Koltuğun üstüne örttüm öyle yarım yamalak. 
Havalar da çok sıcak, eline iş alası gelmiyor ki insanın.
Kış gelince puf puf çayını kahveni alıp örgü örmek başka bir zevk!
Örgünün mevsimi sonbahar-kış bence.




Yine kayınpederimin tavsiyesiyle aldığım kitaplardan, Necip Fazıl.




Bakara Suresi'nin okunduğu evde huzur eksik olmazmış 




Bekleyen işler...




En son Türkiye seyahatimiz kısacık sürdü tam 11 gün :( 
Hİçbişey anlamadım ve üzüntüsü çok büyük oldu çünkü doyamadım.
Dediğim gibi ananecik hasta yatağındaydı hala, yapacak bir sürü işim vardı, görüşeceğim bir sürü kişi vardı hiçbişeye yetmedi ne yazık ki.
Burda ani gelişen birkaç işten dolayı biletimizi öne almak durumunda kaldık.

Gelince epey bir süre kendime gelemedim. Şimdi daha iyiyim çok şükür.




Anane evi raflarından bir görüntü.




Biz burda sık sık taco yapıyoruz evde, hem kolay hem lezzetli oluyor.
Tantuniyi andıran bir çeşit Meksika yemeği taco.
Markette hazır setleri satılıyor, ben kıymasını dışardan alıyorum bir de salsa sosunu evde kendim taze yapıyorum.
Yalnız baharatı ve acı sosu tabii ki kendim hazırlayamıyorum, o setin içinde oluyor.
Bu yıl Türkiye'ye giderken yanımda bir set götürdüm, arkadaşlarımızı çağırdık ve beraber afiyetle yedik :D




Eşimin bir kuzenini evlendirdik, diğer kuzenini nişanladık bu yıl.
Ve bu 11 günlük tatilimize sığdırdık ikisini de :D 
Yoğunlaştırılmış program gibi oldu bize.

Eskiden düğünleri falan hiç sevmezdim, şimdi kıymetli oldu.
Ne güzel giyinip süslenip düğüne gidiyorsun, uzun zamandır görmediğin bir sürü insanı görme şansın oluyor, az da olsa sohbet etme fırsatı buluyorsun.

Bu fotoğraf da, nikahın yapılacağı Kadıköy Evlendirme Dairesi'nin orada gelin arabasını beklerken karşıdaki Karafırın'da otururken çekildi :)




Gönül isterdi ki içeri gireyim ama vakit yoktu maalesef.
Üniversitedeyken rahmetli babam bir kez sema gösterisine getirmişti beni.
Çok etkilenmiştim, ağladığımı hatırlıyorum.




Canım dostum Ayşegül'le Karaköy'den Kadıköy'e giderken vapurda çektim bunu da.
Unutulmayacak anlardan biri.




Ananecik evi pencere önü, çay saati.




Yine aynı pencere, bu kez sabah kahvesi :)




Aileyle klasikleşen Saray muhallebicisi akşamları...




Kadıköy'de deniz otobüsü beklerken.



Anane evi bahçesi.



Ve dönüş günü. La havle çektim yol boyu...




Atlanta havaalanına indiğimizde, eşimin otoparktan arabayı getirmesini beklerken çantamdan çıkarıp yemeye başladığım damlasakızlı kurabiyeler...




Fotodaki rahatsızı bulunuz.




Bayan Peregrine'in tuhaf çocukları'nı okudunuz mu? Okumadıysanız mutlaka tavsiye ediyorum filmi gelmeden okuyun!
Filmini de Tim Burton çekti, mutlaka izlemeli!

Bu da aynı yazarın yeni kitabının tanıtım broşürü.




Eşimle bazı akşamlar gittiğimiz bir dondurmacı.



Evimden köşeler..

Bugünlük bu kadar yeter :)
Ben şimdi spora gider :)

Selam olsun bu yazıyı okuyacak olan herkese!





25 Ocak 2016 Pazartesi

Orada kimse var mı?

Merhaba!

Ben geldim!

Uzun zamandır yazmak istiyordum ama elim gitmiyor, sanırım instagram daha kolayıma geliyor.
İnstagram adresimi bilmeyen varsa, şuradan takip edebilirsiniz tık tık:

 www.instagram.com/cayfincanindakialice/

Hayat nasıl diye sorarsanız aynı diyeceğim, pek bir değişiklik yok. Sosyal medyayla olan bağımı biraz azalttım. İçime döndüm biraz. Ve hayatımın her alanında sadeleşmeye gittim.

Beni mutsuz eden ne varsa hayatımdan çıkarmaya çalışıyorum, buna insanlar da dahil.
Negatif bir elektrik mi aldım, güle güle. 
Çünkü artık dayanamıyorum.
Yüreğim kaldırmıyor.

Haberleri hiç kaçırmadan izlerdim şimdi izleyemiyorum onları bile.
Cidden yüreğim kaldırmıyor. Sıkılıyorum bunalıyorum.

Hep mutlu insanlar, pozitif şeyler görmek istiyorum etrafımda.
Zaten benim enerjim az, bir de mutsuzluklarla karşılaşınca fena oluyorum. Bu yüzden de çareyi sadeleşmekte buldum.

Sosyal medya hesaplarından bir tek instagramı kullanıyorum desem yeridir.
Facebook ve twitter'a sadece okumak için giriyorum, bazen de uzakta olduğum için ailem görsün diye bir iki basit foto ekliyorum o kadar. Bir yerden sonra insanı esir alıyor çünkü.

Ne kitap alabiliyorsun eline, ne el işi ne başka bişey ve bilgisayarın başında anlamsızca geçirilen saatler...Hiiç gerek yok.

Ne yapıyorum peki? 
Hmm bir bakalım, dizi izliyorum bol bol. 
Malum havalar soğuk ve dışarı çok çıkılmıyor.

El işi yapıyorum, kitapçılara gidiyorum, dergi okuyorum, müzik dinliyorum.

Burada bir sokak kedisi var ne zamandır peşinden koşuyordum nihayet sevebildim, azıcık da balkona alıştı sonra da eve gelip iki üç gün misafirimiz oldu.

Tabii bizden mutlusu yok. 
Gerçi hep uyuyor ama olsun varlığı yeter :)

Çay içiyorum, değişik yemekler deniyorum, sevdiklerimle daha fazla konuşuyorum.

İçime kapandım dedim ya, tabii ki burada da arkadaşlarım var ve görüşüyoruz ancak genelde daha sakin bir yaşam sürmeye, kendimi buna alıştırmaya çalışıyorum.

İnsan hayatını ne kadar basitleştirirse, o kadar huzur içinde oluyor bence.

Bir de bu sosyal medyanın, fazla göz önünde olmanın bir sürü yan etkileri zararları oluyor, görüyoruz duyuyoruz. Bunlar da biraz soğuttu beni buralardan.

Hele hele bloga uğramak bile istemiyorum ama öyle güzel mailler geliyor ki, dayanamadım ve yazmaya karar verdim. Onun dışında hep instagram'dayım.

Karışık birkaç foto, günlük hayattan:



çilekli limonata :) bayılırımm


Ekim ayında Türkiye'ye gelmiştim.
Bu da kızlarla buluşmamızdan bir kare. Canım dostumun güzel sofrasında buluştuk.


Ananemlerin bahçesinde el işi yaptım, ananemlerle kahve içtik.


Canım dostumla Akasya Avm'ye gittiğimiz yağmurlu bir gündü bu da.
İlk kez gittim ve çok beğendim üstelik ulaşım da çok kolay Marmaray'la.


Ne zamandır gitmeyi istediğim Walter's Coffee'ye gittik.
Süperdi, şahaneydi!


Samatya sokakları...
Çocukluğum buralarda geçti.


Ananeciğimin evi, pencere önünde çay içmek paha biçilemez!


Pek sevdiğim Bakırköy sahafları.
Bir sürü kitap aldım yine, daha yarısını bile okuyamadım.


Taksim, Hazzo Pulo pasajında çay


Pera Palas'ta çay :) 
Ne çok çay içiyorum ben ya! 
Pera Palas'ta içtiğim yasemin çayıydı, onu da ne zamandır yapmak istiyordum kısmet bu seneyeymiş, Agatha'nın kaldığı otelin anlam ve önemi büyük tabii ki :)
Cici bici mutfağım



Sahaf festivaline bu yıl da gitmeyi başardım ama çok içime sinmedi bu yıl ya niyeyse.
Zaten önümüzdeki yıl da gidemiycem büyük ihtimalle. 
Türkiye tatilim o döneme denk gelmeyecek sanırım bu yıl.
Ama olsun, Taksim'de bir pasaj var adını tam hatırlayamadım şimdi ama yan tarafında Ayvalık tostçusu vardı hani, heh işte o pasajda bir sürü sahaf var, gidince yine bir karıştırılacak oralar!
Bakırköy sahafları da var tabii ki.
Bir de Kadıköy'e gitmek lazım. 


Marmara Forum'a gitmeden olur mu? En sevdiğim kat, Esse'nin olduğu kat.


Kuzenimi evlendirdik bu yıl.
Denizli'ye gelin gitti, bu da Denizli'ye giderken paylaştığım bir fotoydu.

Ne güzel yermiş Denizli, çok sevdim.


Dönüş yolu Kütahya'dan geçerken mola verdiğimiz yer.
Çinilere hayran kaldım.
Bir çift kahve fincanı aldım kendime.
Kendimi tutmasam daha beş çift falan alırdım herhalde öyle güzeldi ki hepsi!


Capacity, Midpoint.


Galleria, Saray Muhallebicisi ve damla sakızlı kahveme eşlik eden Cahit Zarifoğlu kitabım.
Sevgili kayınpederimin hediyesi.
Damla sakızlı kahveyi de bir özledim bir özledim anlatamam!
Geçen burada damla sakızı buldum, ezip Türk kahvesinin içine koydum ama tadı hiç yoktu.
Gelince damla sakızı aroması alacağım. Beni bir süre idare eder herhalde.


Teyzeciğimle Marmara Forum'daki Alaçatı Muhallebicisi'nde yaptığımız kaçamak.


Ananeciğimin evi ve Türk filminden daha güzel bir ikili düşünemiyorum.


Dönmeden önce teyzemlerle ufak bir İstanbul turu yaptık.
Sultanahmet Camii'nde öğle namazı kıldım, sonra gidip köfte yedik, oradan Beyazıt ve Süleymaniye'ye yürüdük. 
Vefa'ya gidip boza içtik.
Süper bir gündü hiç unutmayacağım!

Ve evimize döndük.
Geldiğimizde her yerde Cadılar Bayramı süslemeleri vardı.
Kısa bir süre sonra da yılbaşı süslemelerine bıraktı yerini.
Bu benim yaptığım kar küresi.


El işlerine, kanaviçeye devam.


Burada minyatür bebek evi eşyaları satılıyor, insanların böyle bir hobisi var.
Tabii baya masraflı bir hobi, ama öyle güzel eşyalar yapmışlar ki her gittiğimde başından ayrılamıyorum.
Herşeyin minyatürü var, bebeklerin, kitapların, abajurların...







Mum manyağı oldum!
İyice Amerikalılara benzemeye başladım mı ne!
Onlar da deli gibi mum alıyorlar.
Ama her sezon farklı renk ve kokuda öyle güzel mumlar çıkıyor ki, insan dayanamıyor.
Benim kış mevsimi için aldığım mumlar : Çam ağacı kokusu, Pumpkin Spice (Balkabağı Baharatı), Yaban mersini-mandalina, ve Elmalı pay :)


Bu gördüğünüz reyon yine benim karşısına çivilenip kaldığım reyonlardan biri.
Bu yünlerin almadığım rengi kaldı mı bilmiyorum? 
Şimdi yeni bir battaniye yapmakla meşgulüm.
Fonu beyaz olacak, geri kalanı rengarenk.
Battaniye de değil aslında, yatak örtüsü yapmak niyetindeyim ama sıkılırsam her an diz battaniyesine dönüşebilir çünkü çok yorucu.


Kış mevsimi kanaviçelerimden biri.


Bazen kahve içmeye gittiğimiz küçük bir kasaba.


Matruşkalardan hiçbir zaman vazgeçemiyorum. 


Harry Potter filmlerinde Bertie Botts şekerlerini hatırlayan var mı?
Hani kulak kiri, kusmuk aromalı falan şekerlerdi :)
İşte onu bizim buradaki bir kitapçıda buldum, henüz almadım ama deneyeceğim.
Duyduğuma göre kusmuk aromalı olan cidden kusturacak kadar kötüymüş :)


Sütlü çay isteyen? :)


Bu da yukarıda bahsettiğim şapşirik kedicik, evimizde misafir olduğu günlerden biri.
Kanepenin baş köşesine kuruldu beyefendi.


Çay ve tığ, kış günlerinin vazgeçilmezi.




Matruşkanın bitmiş hali.


Battaniyenin ilerleme aşamalarından biri.
Bit artıkkkk!


Elime çayımı alıp, Miss Marple izlemek bana nasıl bir keyif veriyor anlatamam.


Birazcık kar yağdı buraya ama tutmadı, yine de hava epey soğudu -10 dereceleri gördük.
Buz gibi havada tarhana çorbası iç ısıtır dedim ve teyzeciğimin köyde yapıp yanıma verdiği tarhanayı kilerden çıkardım. 
Tarhana çorbasına peynir rendelemeyi denediniz mi? Süper oluyor tavsiye ederim.


video

Bu da evde geçirdiğim günlerden biri :) 

Hoşçakalın!






Related Posts with Thumbnails